Thursday, 18 April 2013

Susanna Tamaro : " Va' dove ti porta il cuore"


     Rəsmdə gördüyünüz bu xanım yəni Susanna Tamaro 1957-ci ildə dekabrın 12-də İtaliyada anadan olmuşdur.
(Bürclərlə həddən artıq maraqlanan biri kimi daha bir məşhur oxatan bürcü nümayəndəsi tanımağıma şad oldum :) Ne tesadüf ki,kendileri tam da benim doğum günümde doğmuşlar :P )
     Çətin uşaqlıq dövrü olub.25 yaşında ölümcül xəstəlik keçirir,27 yaşında yazıçılığa başlayır.İlk əsərləri o qədər qənaətbəxş olmasa da o, yazmağa davam edir.Ən məşhur romanı 1994-cü ildə qələmə aldığı yuxarıda italiyan dilində qeyd elədiyim,ingilis dilində "Follow you heart" adlanan əsərini təqdim edir.Əsər gündəlik-məktublar şəklində yazılıb.
      80 yaşındakı yaşlı bir qadın özünün böyütdüyü amma ondan uzaqda - Amerikada yaşamağa qərar verən nəvəsinə heç vaxt yollamayacağı məktublar yazır.Bu məktublar əslində yaşlı qadının deyə bilmədiklərinin qələmə alması kimi də hesab oluna bilər.Qızını dəhşətli avtomobil qəzasında itirən qadın özünün və qızının həyatında gizli qalmış məqamları açır.Bir növ daxilindəki mənilə hesablaşır.Dəyişən ənənələr,alt-üst olan dəyərlər qarşısında hiss etdiklərini nəvəsinə sevgi və öz təcrübəsinə əsaslanaraq danışır.Cavan vaxtı eləməyə risk etmədiklərini nəvəsinin eləməyini söyləyərkən elədiyimiz yeganə səyahətin daxilimizə etdiyimiz səyahət olduğunu deyir.Və ürəyimizin götürdüyü yere getməli olduğumuzu tövsiyə edir.

Kitabdan seçdiklərim :

     Çok uzun yaşadığım ve pek çok kişi yitirdiğim için artık biliyorum ki ölüler yokluklarıyla değil de - onlarla bizim aramızda - söylenmeden kalan sözler yüzünden keder verirler asıl. 
     Çocukluk ve yaslılık birbirine benzer. Her iki durumda da, değişik nedenlerle, insan oldukça savunmasız olur; hala -ya da artık- etkin yaşantının bir parçası değildir, bu da korunaksız, açık bir duyarlılıkla yaşamaya yol açar. Bedenimizin çevresinde görünmez bir zırh oluşması ergenlik döneminde başlar. Bu zırh bu dönemde oluşur ve ergin yaşam boyunca kalınlaşır. Gelişimi biraz da incininkine benzer, yara ne denli büyük ve derinse, çevresinde oluşan zırh o kadar güçlü olur. Ama sonra zamanla, çok uzun süre giyilen bir giysi gibi en çok kullanılan yerlerinden yıpranır, dikişleri atar ve ani bir hareket sonucu yırtılır. Başlangıçta hiçbir şey fark etmezsin, zırhının hala seni sıkıca sardığını sanırsın, ama bir gün birdenbire, aptalca birşey karşısında bir çocuk gibi nedenini bilemeden ağlamaya başlarsın. 

     Akmayan gözyaşları kalpte birikirler, zamanla kabuk tutarlar ve kirecin camaşır makinesini tıkaması gibi kalbi tıkayıp felç ederler. 



     Sana zaman yitirmenin hiç de kötü bir şey olmadığını hatırlattığım zaman müthiş irkiliyordun. En çok da, hayatın bir koşu değil, hedefi vurmak olduğunu söylediğimde dehşete kapıldın: önemli olan zamandan tasarruf değil, bir hedef bulmaktır. 
     Ne yazık ki sabun köpüklerine takılıp havalarda uçmuyoruz mutluluk içersinde; yaşamlarımızda hep bir önce ve sonra var ve bu önce ile sonra, bir av üzerine atılan bir ağ gibi konuyor üzerimize. ... Bir zamanlar okuduğum bir Hint kitabına göre bütün güç kaderin elindedir, irade gücü yalnızca bir bahanedir. Bunu okuduktan sonra içimi müthiş bir huzur kaplamıştı. Ne var ki ertesi gün birkaç sayfa okuyunca, kaderin geçmişteki davranışlarımızın bir sonucu olarak oluştuğunu, kaderimizi kendi ellerimizle bizim çizdiğimizi gördüm. Böylece baslangıç noktasına geri döndüm. Bu düğümün çözüm noktası nerededir diye sordum kendime. İpin hangi ucu çözer yumağı? Bir ip mi yoksa zincir mi söz konusu? Kesilip koparılabilir mi, yoksa bizi sonsuza dek sarıp sarmalar mı? 

     Sorunların çözümü günlük deneyimlerden doğar, nesnelere gerçekte oldukları gibi bakmaktan geçer. Onların olmaları gerektiği şekli düşünmekten değil. 

     Böyledir bu dünya, yaşam cömertlik ister: İnsanın kendi içindeki karakteri yetiştirmesi, ama bunu yaparken de çevredeki hiçbir şeyi algılamaması, hala soluk alsa da ölü olmaya benzer. 

     Her zaman yapılan yanlış nedir, bilir misin? Yaşamin değişmez olduğunu sanmak, trenin ray değiştirmeden sonsuza kadar gideceğini düşünmektir. Oysa kaderin hayal gücü bizimkinden daha renklidir. Artık çıkış yolunun kalmadığını sandığın bir durumda umutsuzluğun zirveye vardığında, rüzgar hızıyla herşey değişir, altüst olur ve bir andan ötekine geçerken kendini yeni bir yaşantının içinde bulursun. 
 
     Yanlışlık yapmak doğaldır, ama bunlardan ders çıkarmadan ilerlemek bir yaşamın anlamını yitirmesine yol açar. Başımıza gelenler hiçbir zaman nedensiz değildir, her birinin kendi anlamı vardır. Her karşılaşma, her küçük olay kendi içinde bir anlam barındırır. İnsanların kendi kendini anlayabilmesi, onu kabullenebilme yetisinden, herhangi bir anda yön değiştirebilme becerisinden, kertenkeleler gibi mevsim değişikliklerinde eski deriyi terk edebilmesinden doğar. 

     İnsanın kendi iç dünyasına bakmak istemediği zaman bahaneler bulması dünyanın en kolay şeyidir. Dıştan bir suçlu her zaman vardır. Suçun -ya da daha iyisi sorumluluğun- yalnızca bize ait olduğunu kabullenmek çok cesaret ister. Gene de sana söylemiş olduğum gibi, ilerleyebilmek için tek yol budur. Eğer yaşam bir yolsa, her zaman yokuş yukarı giden bir yoldur. 

     Yolunu yitirdiğini, şaşırdığını hissettiğin zaman ağaçları düşün, onların büyüme biçimini anımsa. Unutma ki yapraği gür ama kökü zayıf bir ağaç ilk güçlü rüzgarda devrilir, oysa kökü güçlü ve az yapraklı ağaçta can suyu binbir güçlükle dolaşır. Kökler ve yapraklar aynı ölçüde gelişmelidir, olayların içinde ve üzerinde olmalısın, ancak böyle gölge ve sığınak sunabilir, ancak böyle doğru mevsimde çiçekler ve meyvelerle donanabilirsin.
Ve sonra, önünde pek çok yol açılıp sen hangisini seçeceğini bilemediğin zaman, herhangi birine, öylece girme, otur ve bekle. Dünyaya geldiğin gün nasıl güvenli ve derin derin soluk aldıysan, öyle soluk al, hiçbir şeyin senin dikkatini dağıtmasına izin verme, bekle ve gene bekle. Dur, sessizce dur ve yüreğini dinle. Seninle konuştuğu zaman kalk ve yüreğinin götürdüğü yere git.


P.S.Hər kəsin hamıdan gizlətdiyi sirləri və gizli olan gerçəkləşdirmək istədiyi arzuları var :)


No comments:

Post a Comment